Ayçiçeği Filmi/ Yumrukla Yazılmış Aşk Mektubu

schedule giriş:

‘Resmi Olmayan 10 Milyon’ Sayısız İyi Repliğin Yazılma Sebebi Var

[magazine kave=Choi Jae-hyuk muhabiri]

Dar bir köyün ana yolunun kenarında, yağ lekeleriyle kaplı bir tabela altında eski bir atıştırmalık dükkanı var. 'Ayçiçeği' filmi, işte bu restorana dönen bir adamın adımlarıyla başlıyor. Oh Tae-sik (Kim Rae-won), gençliğinde yumruğuyla ortalığı kasıp kavuran bir serseri iken, bir cinayet nedeniyle hapiste kalmış bir karakterdir. Tahliye günü, bir demet ayçiçeğiyle restorana doğru yola çıkar. Onlarca yıl önce, ona sıcak yemek veren restoran sahibi teyzesi "Çıktığında mutlaka gel" demişti, bu sözü tutarak, zaman yolcusu gibi eski mahallesine geri döner. Tahliye edilen kişinin yanında getirdiği şeyin bir dosya zarfı değil, sarı bir çiçek olduğu, bu filmin türünün alışkanlıklarına bir çatlak açtığını gösteriyor.

Köy dışarıdan sessiz görünüyor. Eski binaların dış cephesine vuran güneş ışığı, nereye gidersen git tanıdık yüzler, ana yolun kenarında aralıklı olarak duran dükkanlar. Ama biraz bakıldığında, bu mahalle zaten organize suç ve yerel güçler tarafından ele geçirilmiş durumda. Sanki duvar kağıdının arkasında yavaşça yayılan bir küf gibi, şiddet bu köyün derinliklerine işlemiş. Tae-sik'in geçmişteki çetesi hala bu bölgeyi kontrol ediyor ve hastane müdürü, polis ve belediye başkanı gibi yerel yöneticiler görünmeyen iplerle bağlı. Sıradan mahalle esnafı, onların gözünde durarak her gün hayatta kalmaya çalışıyor. Tae-sik, bu yapıyı biliyor ama artık geri dönmek istemiyor.

Yine de aradığı şey şiddet değil, 'aile'dir. Restoran sahibi Yang Deok-ja (Kim Hae-sook) kan bağıyla hiçbir ilişkisi olmayan, ama Tae-sik için dünyada kendisine insan gibi davranan tek kişidir. Hapisteyken her yıl aldığı mektup ve fotoğrafları hatırlayarak, gereksiz yere restoranın önünde bir süre bekleyip, nihayet kapıyı açar. Sanki ilk randevusuna çıkan bir ortaokul öğrencisi gibi garip bir şekilde. İçeride, değişmeden gülümseyen bir anne gibi Deok-ja ve açık sözlü, cesur kızı Hee-joo (Heo Yi-jae) var. Tae-sik, garip bir gülümsemeyle selam verirken, Deok-ja onu sanki dün birlikte yemek yemiş gibi doğal bir şekilde karşılar.

Bir anda restoranda yeni katılan mutfak teyzesi, mahalledeki en gürültücü müşteriler, polis ve mahalle ağabeyi gibi çeteye özel dedektif gibi birçok karakter dolaşarak küçük bir topluluğun manzarasını tamamlar. Bu mekan, sadece bir restoran değil, Tae-sik için bir tür rehabilitasyon merkezi ve hayatının ikinci rahmi gibidir.

Öfke Kontrol Bozukluğu Hastasının Meditasyon Günlüğü

Tae-sik'in birinci hedefi son derece basit. Sinirini kontrol etmek, küfür etmemek, kavga etmemek ve annesiyle Hee-joo ile birlikte restorana sahip çıkarak yaşamaktır. Duvara kendi 'karar listesi'ni asar ve sinirlenmemek için bilerek her cümlesinin sonuna gülümseme ekler. Sanki patlayıcı madde uzmanı bir mayını dikkatlice ele alıyormuş gibi, Tae-sik içindeki şiddeti bir bir çözmeye çalışır. Birisi onu kışkırtırsa, eskiden gözleri dönerken saldıracağı bir durumda, zorla başını eğip "Özür dilerim" demeyi tekrarlar.

Hatta mahalledeki serseriler restoranda sorun çıkarırsa, Deok-ja ve Hee-joo'nun yüzlerini düşünerek dişlerini sıkarak dayanır. Bu süreç hem komik hem de dokunaklıdır. Büyük, dövmeli bir adamın çocuk gibi yumruğunu sıkıp dayanması, şiddete alışmış birinin sıradanlaşmasının ne kadar zor olduğunu hissettiriyor. Bu, basit bir iyileşme hikayesi değil, içindeki canavarla her gün pazarlık yapan bir adamın hayatta kalma günlüğüdür.

Barışı Kabul Etmeyen Dünya

Ama bu mahalle, Tae-sik'in iyileşmesini beklemiyor. Eski çetenin ara bossu ve üst kademesi, Tae-sik'in tahliye haberini duyduğunda rahatsızlık hissediyor. Bir zamanlar efsanevi bir dövüşçü olarak bilinen yumruğun şimdi bir atıştırmalık dükkanının arkasında tabak silmesi, onlara potansiyel bir tehdit ve kötü bir işaret gibi görünüyor. Sanki emekli bir katil mahallede bir fırın açmış gibi, Tae-sik'in sıradan hayatı onları daha da huzursuz ediyor.

Tae-sik mahalle halkıyla daha çok kaynaştıkça, onu tekrar suç bataklığına çekmeye çalışan girişimler ve tamamen ortadan kaldırma hareketleri aynı anda güçleniyor. Bir gün, Tae-sik, Hee-joo ve Deok-ja gülerek birlikte alışveriş yaparken karşılaştıkları siyah araç konvoyu, sonrasında yaşanacak trajedinin habercisi gibi kötü bir his veriyor. Mutlu bir sahnenin hemen ardından gelen tehdit, bu tam olarak yönetmen Noa'nın sıkça kullandığı acımasız kurgu tarzıdır.

Aile Adında Bir Can Simidi

Film, ortalarına kadar Tae-sik'in günlük yaşamı ve mahalle halkıyla olan ilişkisini yavaş yavaş inşa ediyor. Sarhoş bir müşteriyi nazikçe dışarı çıkarma sahnesi, Hee-joo'nun Tae-sik'in geçmişini merak edip şaka yaparken bir anda dikkatli bir şekilde bakma anı, Deok-ja'nın Tae-sik'in elini tutup "Artık yeni bir başlangıç yapalım" dediği sahne gibi tümü küçük ama sıcak dalgalar yaratıyor. İzleyici, bu huzurun uzun sürmeyeceğini bilse de, Tae-sik'in biraz daha 'ayçiçeği' gibi gülümseyebilmesini umuyor.

Bu nedenle, çetenin baskısı açıkça güç gösterdiğinde ve mahalleyi ele geçiren şiddetin gerçeği dışarı çıkmaya başladığında, filmin havası hızla değişiyor. Sanki pastoral bir piknikte aniden bir kurt sürüsü ortaya çıkmış gibi.

Güç ve şiddetin bir bütün olarak işlediği yapı, Tae-sik için acımasız bir şekilde aleyhine çalışıyor. Polis de Tae-sik'in tarafında değil. Bazı karakterler ona gerçekten yardım etmeye çalışsa da, daha yüksek bir seviyede zaten oyun kurulmuş durumda. Tae-sik ne kadar sabretse de, ne kadar gülümsemeye çalışsa da, geçmişi yerel güçler için kullanılabilecek en kolay 'damga'dır. Sonunda olaylar peş peşe patlak verirken, sevdiği insanların ve hayal ettikleri mütevazı dükkanın geleceği tehdit altına girer.

O noktadan itibaren, Tae-sik, sonuna kadar sabrettiği duygularını bırakıp bırakmayacağına ya da sonuna kadar sözünü tutup tutmayacağına karar vermek zorundadır. Film, tam olarak bu son seçim ve sonrasındaki patlayıcı bedel için hızla ilerliyor, ancak sonun trajedisi ve katarsisi, eseri doğrudan deneyimlemek daha iyi olur.

Türlerin Hibrid Estetiği, Ya Da Gözyaşı Terörü

'Ayçiçeği' eserinin niteliğini konuşurken en önce bahsedilen şey, türlerin birleşim şeklidir. Bu film, tipik bir organize suç intikam hikayesinin kabuğunu taşırken, merkezinde aile melodramı ve büyüme hikayesi vardır. Şiddetin zevkinden çok, şiddeti bastırmaya çalışan kişinin acısına daha fazla zaman ayırır ve yumruğun gücünden çok, restoranda bir köşeye yapıştırılan karar cümlesi ve ayçiçeği resmine daha fazla anlam yükler.

Sıklıkla 'gözyaşı butonu' filmi olarak adlandırılmasının sebebi de, izleyicinin gözyaşlarının aktığı noktaların kanlı sahneler değil, anne ve oğul, abla ve kardeş arasındaki bakışlar ve birkaç kelime olmasıdır. Bu film, izleyicinin gözyaşlarını hedef alarak ateş eden bir keskin nişancı gibi kesin bir şekilde vuruyor.

Oh Tae-sik karakteri mükemmel bir şekilde tasarlanmış. O, tipik bir gangster kahramanı gibi baskın dövüş yeteneğine sahipken, sosyal olarak tamamen başarısız bir karakterdir. Eğitim durumu, parası, mesleği yok ve dünyada kendini kanıtlayacak tek aracı şiddet olan bir adamdır. Ancak tahliye olduktan sonra Tae-sik, bu şiddeti kendisinden ayırmak için aşırı çaba sarf eder. Sanki kendi kolunu kesmeye çalışan biri gibi, acı verici ama çaresizdir.

Bu süreçte ortaya çıkan çocukça yönü, acemi dili, beceriksiz gülümsemesi izleyicide garip bir koruma içgüdüsü uyandırır. Kim Rae-won'un oyunculuğu bu iki yönlülüğü ikna edici bir şekilde bağlar. Bir bakışıyla aniden sert ve karanlık geçmişin gölgesini çağrıştırırken, annesinden azar işiteceği korkusuyla omuzlarını sıkıştıran ifadesinde masum bir çocuğun enerjisini ortaya çıkarır. Bu çelişki, filmin duygusal enerjisini oluşturan güçtür. Sanki Rambo aniden oyuncaklarla oynuyormuş gibi, bu uyumsuzluk daha yoğun bir duygu yaratır.

Bir Damla Kan Olmadan Gerçek Aile

Yang Deok-ja karakteri de önemli bir unsurdur. Deok-ja, Tae-sik'e sadece yemek veren biri değildir. Hiçbir şey sormadan, geçmişi kurcalamadan, "Şu an burada olan sen önemlisin" diyen bir varlıktır. Bu karakterin gösterdiği, kan bağı olmayan bir ilişkinin nasıl aile olabileceğine dair bir cevaptır. O, vaaz vermek yerine eylemle, acıma yerine saygıyla Tae-sik'e yaklaşır.

Kim Hae-sook'un kendine özgü sıcak ama sağlam oyunculuğu, Deok-ja'yı 'ulusal anne' kalıbının ötesine geçen bir karakter haline getirir. Bu karakter sayesinde, Tae-sik'in değişimi basit bir uyanış ya da intikam motivasyonu değil, gerçek bir yaşam yönü değişimi gibi hissedilir. Deok-ja, Tae-sik'e bir süper kahramanın mentoru değil, sadece eve döndüğünde "Yemek yedin mi?" diye soran sıradan bir annedir. Ve işte bu sıradanlık, Tae-sik için dünyadaki en doğaüstü yetenektir.

Yönetmen, kasıtlı olarak 'sıradan duygulardan' kaçınmaz. Kamera sık sık karakterlerin yüzlerini ısrarla yakalar ve ağlama ve çığlıkları olduğu gibi gösterir. Arka plan müziği de duyguları nazikçe desteklemek yerine, bazen aşırı derecede duygusal bir baskı yapar. Bu tarz, şık minimalizmi tercih eden izleyiciler için eski görünebilir. Sanki 2000'lerin melodramını izliyormuş gibi.

Ancak 'Ayçiçeği', tam da bu aşırı duyguların dürüstlüğüyle izleyiciyi ikna eder. Küçük mizah ve aşırı gözyaşları, zor durumlarda patlayan küfürler ve çığlıkları gizlemeden olduğu gibi göstererek, film türsel bir tamamlanmadan çok duygusal bir empatiyi tercih eder. Bu film, havalı görünmeye çalışmaz. Aksine, duyguları gizlemenin daha garip olup olmadığını cesurca sorar.

Şiddetin Ağırlığını Bilen Aksiyon

Şiddetin tasvirinde de bu filmin tutumu nettir. Ekranda görünen aksiyon, günümüz standartlarına göre gösterişli değil ve koreografik olarak titiz bir şekilde tasarlanmış bir tadı da yok. Bunun yerine, dövüş sahnelerinin her birinde duygular vardır. Tae-sik sonunda yumruğunu salladığında, izleyicinin hissettiği şey, bir yandan rahatlama ve diğer yandan derin bir üzüntüdür. 'Bunu bu kadar ileriye götürmemeliydi' düşüncesi doğal olarak peşinden gelir.

Film, şiddeti basit bir katarsis aracı olarak tüketmiyor, o şiddetin patlak vermesi için gereken psikolojik baskıyı ve patladıktan sonraki boşluğu da gösteriyor. Bu nedenle, sona yaklaştıkça, izleyici alkışlarken bir yandan da içinin ağırlaştığı karmaşık bir duygusal durumda kalıyor. Sanki bir lunaparkta bir yolculuktan sonra mide bulantısı yaşıyormuş gibi.

Çekim ve sanat tasarımında tekrarlanan ayçiçeği motifi de dikkat çekiyor. Restoranın duvarına asılı resim, çiçek buketi, Tae-sik'in taşıdığı küçük süs eşyaları, ayçiçeği her zaman Tae-sik'in etrafında dönüyor. Ayçiçeği, Tae-sik'in baktığı 'ışık', yani annesi, Hee-joo ve bu küçük restoranın sembolize ettiği yeni hayatı ifade ediyor. Aynı zamanda ayçiçeği, Tae-sik'in geçmişine doğrudan bakmadan ileriye gidemeyeceğini ima ediyor.

Sadece aydınlık bir yere bakan bir çiçek değil, Tae-sik'in başını kaldırmadıkça göremeyeceği bir nesnedir. Bu sembolizmi gösteriş yapmadan, sessizce arka planda tutan yönetim, eserin yankısını artırıyor. Ayçiçeği, Tae-sik için bir GPS gibidir. Kaybolduğunda yönünü gösteren.

Gözyaşı Butonunun Politikasının

İzleyiciler arasında uzun süre konuşulmasının nedenlerinden biri, bu filmin yarattığı 'toplu duygusal anlar'dır. İnternette sıkça bahsedilen 'gözyaşı butonu' sahneleri var, bu sahneleri düşündüğünde birçok kişi belirli bir repliği, belirli bir el hareketini hatırlayarak gözyaşlarının birikmesini sağlar. Tae-sik'in duvara yapıştırdığı kararı seyrederken hıçkırdığı sahne, Hee-joo'nun Tae-sik'in yanında durmaya çalışırken güçlü görünmeye çalıştığı an, Deok-ja'nın Tae-sik'e söylediği bir cümle gibi, hikayeyi zaten biliyor olsanız bile tekrar izlediğinizde duygusal bir etki yaratır.

Bu güç, hikayenin tersine dönmesinden ya da hilelerinden değil, karakterleri sonuna kadar anlama ve sevme çabasından kaynaklanıyor. 'Ayçiçeği', izleyiciyi duygusal olarak manipüle etmiyor, dürüstçe elini uzatıp "Hadi birlikte ağlayalım" diyen bir film.

Elbette bazı dezavantajları da var. Hikaye yapısı oldukça standart ve bazı yan karakterler biraz karikatürize bir abartı gösteriyor. Kötü karakterler, çok boyutlu psikolojik tasvirlerden ziyade, kötülüğü sembolize eden işlevsel karakterler olarak tüketiliyor. Sanki bir video oyununun boss karakterleri gibi, Tae-sik'in aşması gereken engeller olarak var oluyorlar, karmaşık içsel bir insan olarak tasvir edilmiyorlar.

Bazı izleyiciler için bu basitlik, duygusal yoğunluğu artıran bir unsur olabilir, ancak çok katmanlı bir dramayı bekleyenler için hayal kırıklığı yaratabilir. Ayrıca, ikinci yarıda duygular ve şiddet aynı anda zirveye ulaştığı için, her sahnenin yankısını yeterince hissetmeden bir sonraki olaya geçme hissi de var. Yine de, bu filmin zamanla anılmasının nedeni, bu dezavantajların bile belirli bir duygunun saflığıyla birleşerek bir stil haline gelmesidir.

Zamanla 'Ayçiçeği', gişe başarısından bağımsız olarak bir tür 'duygusal kod' haline geldi. Birisi "Ayçiçeği'ni tekrar izlersem ağlarım" dediğinde, bu söz basit bir değerlendirmeden öte, 'Ben de o filmdeki Tae-sik gibi, Deok-ja gibi, Hee-joo gibi yaşamak istemiyorum ama onların kalbini anladım' itirafını barındırıyor. Film, şık bir mesaj yerine, sevilmeyen birinin sevilme hakkı olduğu basit gerçeğini sonuna kadar savunuyor.

Bozulmuş bir geçmişe sahip olan birinin de, birinin ayçiçeği olabileceğine dair inancı izleyiciye sunarak, sonuna kadar bu inancı bırakmayan Tae-sik'in yüzünü hafızada bırakıyor. Bu film, bir tür kültürel şifre haline geldi. "Ayçiçeği'ni gördün mü?" sorusuyla birbirlerinin duygusal sıcaklıklarını kontrol edebileceği bir şey.

Yanında Olacak Bir Ayçiçeği

Hayat çok zorlayıcıysa ve son zamanlarda eserler hesapçı ve soğuk geliyorsa, 'Ayçiçeği'nin kaba ve sıcak duygusu bir teselli olabilir. Tam olarak doğru ya da mükemmel olmayan bir adamın zorla tuttuğu aşk ve söz için nasıl dayandığını izlerken, izleyici içindeki eski bir duyguyu ortaya çıkarabilir. Sanki bir tavan arasında tozlu bir albüm bulmuş gibi.

Aşırı zor bir dönemden geçmiş biri, Tae-sik'in kararları ve tereddütleri, başarısızlıkları ve yeniden denemeleri sürecinde kendini görebilir. Temiz ve şık bir suç filminden ziyade, sert ama dürüst gözyaşları ve aşkı seven biri için 'Ayçiçeği' kesinlikle uzun süre akılda kalacaktır.

Her şeyden önemlisi, bir kez olsun birinin ayçiçeği olmak istediğinizde, bu filmi yeniden izlemek bile küçük bir cesaret kazanmanızı sağlayabilir. Sonuçta 'Ayçiçeği', şiddetle ilgili bir film değil, aşk hakkında bir film. Ancak bu aşkı ifade etme şekli, yumruk dışında bir şey bilmeyen bir adamın, ilk kez bir çiçek tutarak kapıyı çalması hikayesidir. Ve o kapının arkasında her zaman "Hoş geldin, yemek yiyelim" diyen birinin beklediği, en eski ve en güçlü fantezidir.

×
링크가 복사되었습니다