
Beyaz perdede ateşlenen 52 yıl öncesinin kurşunu, 2026’da Seul’ün asfaltına saplandı. Yönetmenliğini Hur Jin-ho’nun üstlendiği, başrollerini Yoo Hae-jin, Park Hae-il ve Lee Min-ho’nun paylaştığı 〈Suikastçılar (The Assassins)〉 filmi etrafında bugün yaşanan kargaşa, ticari bir filmin bir ülkenin en mahrem tarihsel travmasına dokunarak toplumsal bir iç savaşı nasıl tetikleyebileceğinin en çarpıcı örneklerinden biri.
Vizyona girdikten kısa süre sonra iki milyon seyirciyi aşarak gişede zirveye yerleşen yapım, şimdi sinema salonlarının içinde ve dışında birbirinden tümüyle farklı iki savaş veriyor. İçeride izleyiciler, 15 Ağustos 1974’te eski Cumhurbaşkanı Park Chung-hee’ye yönelik başarısız suikast girişiminin (eşi Yuk Young-soo’nun vurulduğu olayın) gizemini araştıran titiz bir gerilime ilgi gösteriyor. Dışarıdaysa muhafazakâr grupların suç duyuruları ve davaları, başrol oyuncusu Yoo Hae-jin’in evi önündeki gösteriler, hatta terör tehditleri nedeniyle Busan Uluslararası Film Festivali’nin (BIFF) bazı resmî programlarının ve oyuncu Lee Min-ho’nun katılacağı bir etkinliğin iptaliyle benzeri görülmemiş bir fiziksel çatışma yaşanıyor.
Reddit dâhil uluslararası çevrimiçi toplulukların ve yabancı film eleştirmenlerinin bu tuhaf olguya dikkat kesilmesinin nedeni açık: Yarım yüzyılı aşkın süre önce yaşanmış bir olay, 21. yüzyılın ileri bir demokrasisinde gündelik hayatı felce uğratabilecek kadar güçlü etkisini nasıl koruyor?
‘Hafıza tekeline’ direnen K-sinemasının arşiv mücadelesi
Batı’dan bakıldığında 〈Suikastçılar〉 filminin anlatı stratejisi, Oliver Stone’un 1991 yapımı 〈JFK〉 filmiyle ya da David Fincher’ın 〈Zodiac〉 filmiyle aynı çizgide duruyor. Devletin resmen kapatıp mühürlediği tarihsel bir olayın kayıtlarını (arşivini) mercek altına alıyor, satır aralarındaki mantıksal boşlukları sinemasal hayal gücüyle dolduruyor. Filmde olayın arkasındaki güçleri ve olay yerindeki çelişkileri ısrarla araştıran gazeteci ile soruşturmacının bakışı, resmî tarihin yanıtlayamadığı soruların peşini bırakmıyor.
Sorun şu ki Kore toplumunda 1970’ler yalnızca ‘geçmiş’ değil; bugünkü siyasi meşruiyetle doğrudan bağlantılı bir ‘dokunulmaz alan’ işlevi görüyor. Hızlı ekonomik büyüme efsanesiyle otoriter dönemin karanlık yüzüne ilişkin iki büyük anlatının çarpıştığı yerde, 〈Suikastçılar〉 filminin ortaya attığı sinemasal sorular, bazılarınca ‘sanatsal ifade’ değil, ‘düzene ve hafızaya hakaret’ olarak algılandı.
Fransız tarihçi Pierre Nora’nın kavramsallaştırdığı ‘hafıza mekânları’ (Lieux de mémoire) kuramından hareketle söylersek, Kore yakın tarihinin önemli dönüm noktaları henüz toplumsal uzlaşmadan geçmiş bir ‘tarih’ olarak yerleşmiş değil; her kampın üzerinde münhasır hak iddia ettiği mücadele alanları olarak duruyor. 〈Seul Baharı〉 1979’daki askerî isyanı yeniden gündeme getirerek kuşakların tarih algısını sarstığı gibi, 〈Suikastçılar〉 da 1974 trajedisini yeniden kamusal tartışmaya taşıyıp ‘Tarihi hatırlama ve anlatma hakkı kime ait?’ sorusu etrafındaki temel iktidar mücadelesini alevlendirdi.
Kurgu ile gazetecilik arasındaki sınır ve ‘fiziksel sansür’ paradoksu
Yabancı okurları en çok şaşırtan, ideolojik tartışmanın sertliği değil, bu tartışmanın dışa vurulma biçimi. Kurgusal hayal gücüyle şekillenmiş ticari bir filme karşı çıkmak için kurmaca bir karakteri canlandıran oyuncunun özel alanını (evini) kuşatmak, Asya’nın en büyük film festivali olan Busan Uluslararası Film Festivali’nin güvenliğini tehdit ederek oyuncuların katılımını engellemek, Batı demokrasilerinde pek rastlanmayan görüntüler.
Devletin resmî ön sansürü ortadan kalkarken yerini, ideolojik çıkar grupları ile hayran topluluklarının fiziksel güç kullanarak müdahale ettiği ‘özel sansür’ (Privatized Censorship) çağı aldı. İşin ironisi, bu aşırı tepki ve gösterim yasağı taleplerinin film için bir tür gürültü pazarlamasına dönüşmesi; 20’li ve 30’lu yaşlardaki kuşağı sinemalara çeken bir kıvılcım olması.
Uluslararası medya araştırmacıları, Kore dönem filmlerinin kendine özgü konumuna dikkat çekiyor. Hollywood, süper kahraman serilerine ve risksiz, tekrar tekrar kullanılan fikrî mülkiyetlere saplanıp toplumsal meselelerde söz söyleme gücünü yitirirken Kore’nin ticari sinema sermayesi, yakın tarihin en hassas ve tehlikeli meselelerine doğrudan dokunarak hem gişe başarısı sağlıyor hem de kamusal tartışma yaratıyor. Sinema, salt eğlencenin ötesine geçip kurumsal siyasetin ve basının çözemediği tarihsel hesaplaşmayı onların yerine yürütmeye çalışan bir ‘vekaleten gazetecilik’ rolü üstleniyor.
Tarihi ancak tabusuz sorular ileri taşır
Elbette 〈Suikastçılar〉 filminin sinemasal sıçramalarının ve komplocu bakışının tarihsel olgulara ne ölçüde uyduğu konusunda yoğun akademik ve eleştirel tartışmalar yürütülmeli. Tarihsel bir trajediyi ticari gerilim malzemesi olarak kullandığı yönündeki eleştiriler de yaratıcılarının yüzleşmesi gereken bir mesele.
Ancak kesin olan şu: Soruların kendisini susturmaya çalışmak hakikati koruyamaz. Auschwitz sonrasındaki Almanya’nın, Vietnam Savaşı ve Watergate sonrasındaki ABD’nin ulusal travmaları sürekli sinemasal temsiller ve sancılı bir öz eleştiri yoluyla aşması gibi, bir toplumun kültürel olgunluğu da en acı yaralarını ne kadar özgürce konuşabildiğine bağlıdır.
Bugün 〈Suikastçılar〉 çevresinde kopan tuhaf gürültü, Kore toplumunun gecikmiş büyüme sancısı; paradoksal biçimde K-sinemasının en dizginlenmemiş yaşama gücünün de kanıtı. Silah sesi 1974’te duyuldu. Fakat o sesin yankısının nasıl kaydedilip yorumlanacağı üzerine 2026 Kore’sinde süren kültür savaşı, tam da şu anda dünyanın dört bir yanındaki izleyicilere son derece ağır bir soru yöneltiyor: Sanat, tarihin mahkemesinde nereye kadar soru sorabilir? Ve biz o rahatsız edici sorularla yüzleşmeye hazır mıyız?

