
[Magazine Kave=Nam Papsen] 28 Şubat 2026, Cumartesi sabahı. İran’ın güneyindeki Hormozgan eyaletine bağlı küçük Minab (Minab) kentinde 7 yaşındaki kız çocukları matematik dersine hazırlanıyordu. Kalemleri açıyor, defterleri seriyor, arkadaşlarıyla kıkırdayıp sabah selamlaşıyorlardı; sıradan bir sabahın saat 10.45’i. Şahcare Tayyebeh (Shajareh Tayyebeh) Kız İlkokulu’nun sınıf tavanı çöktü. ABD Donanması tarafından fırlatıldığı sanılan bir Tomahawk seyir füzesiydi. 168 çocuk öldü. 14 öğretmen birlikte toprağa verildi. 7 ile 12 yaş arasındaki dünyanın en küçük ve en masum varlıkları; kalem yerine kül yığınlarını kavramış halde gözlerini kapattı. Amnesty International, bu saldırıyı “eski bilgiye dayalı hedefleme hatası” olarak değerlendirdi; ABD ordusunun Devrim Muhafızları (IRGC) deniz üssüne komşu hâlde vurma yaptığı sırada, yıllar önce ayrılmış okulun hâlâ askeri tesisin bir parçası olduğu varsayımıyla hareket ettiği sonucuna ulaştığını söyledi. Silah uzmanı ve ARES (Silah Araştırma Hizmeti) Genel Müdürü N.R. Jenzen-Jones CNN’e şöyle dedi: “Bu büyük olasılıkla hedefleme sürecindeki bir başarısızlık (targeting failure). Bilgi döngüsünün bir yerinde güncelleme yapılmamış ya da yanlış hedef seçilmiş.”
O kadar basit ki. Gelin gerçekleri sıralayalım.
28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail, “Operation Epic Fury (Operasyon Epik Öfke)” adını verdikleri bir operasyon kapsamında İran genelinde büyük ölçekli ortak hava saldırılarını başlattı. İran’ın en üst lideri Ali Hamaney, bu saldırılarda öldü; nükleer tesis Natanz (Natanz) yerle bir edildi ve İran Devrim Muhafızları’nın deniz gücü adeta söndürüldü. Trump yönetiminin ileri sürdüğü gerekçeler çeşitlilikte adeta bir büfe gibiydi. İran’daki “yakın tehdit”in ortadan kaldırılması, nükleer silah geliştirmeyi durdurmak, füze kabiliyetini bozmak, petrol kaynaklarını güvenceye almak ve nihayetinde iktidar değişikliği (rejim değişikliği) bile… Bu kadar çok gerekçe olması, paradoksal biçimde tek bir kesin gerekçenin bulunmadığı anlamına gelir. Saldırı başlamadan önce Ummanlı Badr Albusaidi (Badr Albusaidi) dışişleri bakanı ABD-İran nükleer görüşmelerini arabuluculuk ediyordu. Saldırı gününde X’te (eski Twitter) şöyle yazmıştı: “Hayal kırıklığına uğradım. Aktif ve ciddi bir müzakere bir kez daha sabote edildi. ABD’ye sesleniyorum; artık bu işin içine daha fazla çekilmeyin. Bu sizin savaşınız değil.” Peki Trump ne yaptı? Texas Corpus Christi’ye giden bir Air Force One uçağının kabininde saldırı emri verdi. Uçakta atıştırmalıklar eşliğinde, 168 çocuğun ölüm fermanına imza atıldı. Ardından defalarca “zafer” ilan etti. “İran ordusu yok edildi” diyerek yalan bile söyledi.
Zararın boyutlarına bakalım. 7 Nisan 2026 itibarıyla İran İnsan Hakları Aktivistleri Grubu (HRANA), İran içindeki hava saldırısı ölümlerini 3.636 olarak kaydetti ve bunların 1.701’i sivil. Lübnan’da 1.800, Irak’ta 23, BAE’de 11 sivil daha yaşamını yitirdi. UNICEF, savaşın başlamasından yalnızca 10 gün içinde Orta Doğu genelinde 1.100’den fazla çocuğun öldüğünü ya da yaralandığını açıkladı. Yalnızca İran’da 200 çocuk öldü; Lübnan’da 91, İsrail’de 4, Kuveyt’te ise 1 çocuk hayatını kaybetti. UNICEF bu durumu “yüzbinlerce çocuk için yıkım (catastrophic)” olarak nitelendirdi. İran içinde en az 20 okul ve 10 hastane yıkıldı.
Dünyanın tepkisi ne oldu? Sanki cenaze tabutuna çivi çakılır gibi, uluslararası hukukçular ve dünya liderleri tek ağızdan aynı şeyi söyledi.
Yale Hukuk Fakültesi profesörü Oona Hathaway, ABD’nin İran’a yönelik hava saldırılarını “açıkça hukuka aykırı (blatantly illegal)” diye niteledi. Washington Post, açıklamasının “uluslararası hukuk çevrelerinin devasa bir bölümünü temsil ettiğini” yazdı. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği (OHCHR) bünyesindeki uzmanlar, bu savaşı “uluslararası hukuka açık bir ihlal ve saldırı eylemi (act of aggression)” olarak nitelendirdi ve “ABD ile İsrail savaş açıp genişletirken kendilerini uluslararası meşruiyetin üstünde görüyor gibi davranmayı bırakmalı” diye uyardı. BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, “düşmanlıkların derhâl durdurulması ve gerilimin azaltılması” çağrısında bulundu. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, bu savaşın “ciddi sonuçlar doğuracak bir Pandora Kutusu” açtığını söyledi ve uyardı. Fransa, Almanya ve Birleşik Krallık liderleri ortak bildirilerinde “bölgesel istikrar iradesi” ve “müzakerelerin yeniden başlatılması” çağrısı yaptı.
Rusya Dışişleri Bakanlığı, bu saldırıyı “önceden planlanmış ve kışkırtmasız silahlı saldırı eylemi (preplanned and unprovoked act of armed aggression)” olarak tanımladı. Çin Xinhua Haber Ajansı, Uncle Sam (Uncle Sam) karikatürüyle birlikte “Hegemonizm benim bildiğim tek dildir (Hegemonism is the only language I know)” ifadesini yayınladı. Kolombiya Üniversitesi ekonomi profesörü Jeffrey Sachs, Democracy Now! programına çıkarak bu savaşı “1945’ten bu yana BM Şartı’na ve uluslararası hukuka yönelik en açık ve en arsız saldırı” diye adlandırdı. Daha da ileri gidip şunları söyledi: “Bu, İkinci Dünya Savaşı’nın faşist döneminden sonra gördüğümüz en açık faşizm… İki kötü huylu, narsisist—Netanyahu ve Trump—bizi felakete sürüklüyor.”
Nürnberg Mahkemeleri’nin Uluslararası Askeri Mahkemesi 1946 yılında, “saldırgan savaşın başlatılması en yüce uluslararası suçtur (supreme international crime)” diye hüküm vermişti. Çünkü bu, “tüm kötülüklerin birikimini kendi içinde barındırdığı” için. Savaş suçu, insanlığa karşı suç ve bütün yan suçlar bu temel suçtan—yani hukuka aykırı savaş başlatmaktan—türeyerek ortaya çıkar. Trump’ın savunma bakanı Pete Hegseth, bu savaşta “aptalca çatışma kuralları (stupid rules of engagement)” falan olmadığını ilan etti. Trump bizzat kendisi de şöyle demişti: “Küresel gücümün tek sınırı kendi ahlakım. Kafamdakinin… Benim için uluslararası hukuk gerekmiyor.”
Portakal kabuğu kadar değersiz bu sözler. Ama asıl mesele, dünya bu portakal kabuğunu atan eli değil; o eli harekete geçiren ipliği sormuyor.
İlginç olan, ABD vatandaşlarının bile bu savaşa onay vermemesi.
Pew Research Center’ın 25 Mart 2026 tarihli araştırmasına göre, Amerikalıların %61’i Trump’ın İran’a yönelik savaş kararını onaylamadı (disapprove) ve %59’u da askeri güç kullanımının “yanlış bir karar” olduğunu söyledi. Amerikalıların %40’ı bu savaşın ABD’yi “uzun vadede daha güvensiz” yapacağına inanırken, “daha güvenli yapacağı” yanıtını verenlerin oranı yalnızca %22’ydi.

Quinnipiac Üniversitesi’nin anketinde de seçmenlerin %54’ü savaşa karşı çıktı; Fox News’in (Fox News) kendi araştırmasında bile %58 Amerikalı muhalif olduğunu belirtti.
Fakat—işte tek bir sayı ürkütücü biçimde parlıyor.
Cumhuriyetçi destekçilerin %75’i İran hava saldırılarını destekledi. Bunun içinde de kendini MAGA (Make America Great Again) destekçisi olarak görenlerin %90’ı bu savaşı destekledi. MAGA olmayan Cumhuriyetçilerin destek oranı %52’ydi.
Bir kez daha okuyun. MAGA destekçilerinin %90’ı.
Bu, tek bir kişinin—Trump’ın—sorunu değil. Bu bir ideoloji sorunu. Trump değil; Trump’ı mümkün kılan zemin sorunu bu.
Şimdi biraz geri çekilip, son derece rahatsız edici bir soruyu sormak gerekiyor.
Trump nereden geldi?
Medyanın çoğu Trump’ı eleştiriyor. Sosyal medya onu tiye alıyor, siyaset yorumcuları bilgisini ve narsisizmini analiz ediyor. Ama tıpkı bir geyik gibi tehlikeli biçimde yolda koşan bu analizler meseleyi ıskalar. Trump neden değil, sonuçtur. Trump ok değil; sadece yaydan sıyrılıp uçan küçük bir taş gibidir.
O yayın adı ‘Amerika Önce (America First)’.
ABD Dış İlişkiler Konseyi’nin (CFR) analizine göre, Trump’ın ‘Amerika Önce’ dış politikası yüzeyde neo-yalnızcılığı (neo-isolationism) savunuyor gibi görünse de, gerçekte neo-emperyalizmin maskesini takmış bir hegemonya projesidir. Trump Kanada’yı ilhak edeceğini ilan etti, Grönland’ı sahiplenmek istediğini talep etti ve Panama Kanalı’nı kontrol edeceğiyle tehdit etti. Venezuela, İran, Irak, Nijerya, Somali, Suriye, Yemen ve Karayipler bölgesinde askeri güç kullandı.
Bu, yalnızcılık mı? Dünya haritasını önünüze koyup anaokulu çocuğuna sorsanız “hayır” der.
E-International Relations’ta yayımlanan akademik makale “America First, Humanity Second” bu durumu daha da keskin biçimde analiz ediyor. Makale, Trump’ın ‘Amerika Önce’ anlayışını 19. yüzyılın ‘Manifest Destiny’si—ABD’nin Kuzey Amerika kıtasının tamamını yönetme adına kutsal bir misyonla görevlendirildiğini savunan yayılmacı ideolojinin—doğrudan bir torunu olarak tanımlıyor. Yazar şunu söylüyor: “Bu, Trump ve MAGA’ya özgü emperyalizm; ‘Manifest Destiny’ döneminden beri süren yayılmacı geleneğin uzantısı. Mesele şu: ‘Amerika hep birinci olacaksa’, geri kalan insanlık (humanity) otomatik olarak ‘ikinci’ olur.” ‘Amerika Önce’ yalnızca bir siyasi slogan değil. Dünyadaki nüfusun %95,8’ini ‘ikinci sınıf varlık’ haline indiren ontolojik bir bildirimdir.
‘Amerika Önce’nin köklerine biraz daha inince, ‘Amerikan İstisnacılığı (American Exceptionalism)’ denilen granit gibi sağlam bir temel kayaya (bedrock) ulaşılıyor. James W. Ceaser’ın 2012 tarihli makalesi “The Origins and Character of American Exceptionalism”, bu kavramın Amerika’nın kuruluşundan bu yana bir “kader misyonu” biçiminde var olduğunu ve “uygulanabilir bir güç olduğunda bu misyonun çoğu zaman emperyalist ya da tek taraflı (unilateral) biçimlerde ifade edildiğini” analiz ediyor.
Nayak (Nayak) ve Malone’un 2009 tarihli makalesi “American Orientalism and American Exceptionalism” (International Studies Review’da yayımlanan) ise Amerikan istisnacılığının ABD’nin kimliği, dış politikası ve hegemonya kurma hamlelerinin temelini oluşturduğunu; Orta Doğu’daki sıradan insanların da Amerikalılar gibi olmayı istediği varsayımı altında “düşmanın etkisiz hale getirilmesini ve saldırgan militarizmi” haklılaştırdığını savunuyor.
Noam Chomsky buna şu sözlerle net bir şekilde yanıt verdi: “İstisnacılık tüm büyük güçlerin elinde bulunan bir kavramdır ve hep yanlıştır (Exceptionalism is a concept held by every great power, and it’s always wrong).” Ayrıca, ABD’nin dış müdahalelerinin hayırsever olduğu yönündeki yanılsama altında aslında “yalnızca en güçlü Amerikalıları zenginleştirdiğini” söyledi.
Kolombiya Üniversitesi ekonomi profesörü Jeffrey Sachs, kitabında “A New Foreign Policy: Beyond American Exceptionalism” (2018) ABD’deki militarizmin ve istisnacılığın Orta Doğu politikasını nasıl çarpıttığını sistematik biçimde analiz etti; “yüzbinlerce Iraklı sivilin ölümü, binlerce Amerikalı kayıp, trilyonlarca dolarlık maliyet” gibi bir örüntüyü kayda geçirdi.
Amerikan istisnacılığının soy ağacını şöyle özetleyebiliriz:
Manifest Destiny (1840’lar) → Monroe Doktrini’nin (Monroe Doctrine, 1823) yeniden canlanması → istisnacı dış politika → MAGA/Amerika Önce → İran’a saldırı (2026)
Bu bir kişinin deliliği değil. Bu, 200 yıl boyunca olgunlaşıp mayalanmış ideolojinin bir ürünüdür.
Burada ana iddiayı ortaya koyacağım. Ağır başlı bir üslupla—ne yazık ki—okuyan akıllı insanların canını sıkmayacak şekilde bir dizi süslü sözle çerçevelenmiş bu soruyu soruyorum.
Trump ortadan kalkarsa sorun çözülür mü?
Cevap trajik biçimde basit. Hayır.
Fox News anketinin gösterdiği gibi, MAGA destekçilerinin %90’ı bu savaşı destekliyor. Cumhuriyetçilerin %77’si askeri eylemi destekliyor ve %79’u da bu savaşın “dünyayı daha güvenli” yapacağını düşünüyor.
Bu sayının söylediği şey açık: Trump bu coşkuyu yaratan değil, o coşkunun içine atlayan taraf. Sörf tahtası dalgayı yapmaz. Dalgalar sörf tahtasını kaldırır.
ABD Dış Politika Araştırma Enstitüsü’nün (FPIF) analizi bu noktayı tam isabet yakalıyor: ABD Kongresi, savaşı başlatmadan önce başkandan bile görüş almamış olmasına rağmen, savaşı önlemek için savaş yetkisi kararı (War Powers Resolution) çıkaracak oyu toplayamadı. İki taraf da; farklı başkanlar da; “savaşı ilan etme yetkisini iddia ediyormuş gibi bile görünmeden” büyük ölçekli askeri gücü başlatmaya ve sürdürmeye izin verdi.
Bu yalnızca Trump’ın sorunu değil. 2003’teki Irak işgali de sadece Bush’un sorunu değildi. 1953’teki İran darbesi (Mossadegh’in devrilmesi) de yalnızca Eisenhower’ın kişisel meselesi değildi. Vietnam Savaşı da Johnson ya da Nixon’ın kişisel meselesi değildi.
BM insan hakları uzmanları şöyle dedi: “ABD’nin İran ve Orta Doğu genelinde onlarca yıl boyunca darbelerle, askeri müdahalelerle ve tek taraflı yaptırımlarla yaptığı müdahaleler bu bölgede kaosa yol açtı ve bunun sona ermesi gerekir.”
Onlarca yıl dediler. Trump’ın görev süresi ise o onlarca yılın yalnızca bir parçası.
Texas National Security Review’da yayımlanan “Whither the ‘City Upon a Hill’? Donald Trump, America First, and American Exceptionalism” adlı makale, Trump’ın ‘Amerika Önce’sini anlamak için altında yatan ana anlatıyı—Amerikan istisnacılığını—mutlaka analiz etmek gerektiğini vurguluyor. Trump istisnacılığın yeni bir versiyonu değil; istisnacılığın nihayet çıplak biçimde görünmesidir.
Hadi yeniden Minab’a dönelim.
3 Mart 2026’da binlerce İranlı sokağa dökülüp çocukların cenazelerini toprağa verdi. Beyaz bezlere sarılı küçük tabutlar durmadan sıralandı. Japon Tokyo’da, Japonya’daki İranlılar örgütü ‘Benim İranım’, ‘İran Minab İlkokulu’nun bombalanması nedeniyle hayatını kaybeden 168 çocuk anma töreni’ni gerçekleştirdi. Japonya’daki İranlılar ve Japon vatandaşlar bir araya gelerek mum yaktı. Amnesty International, bu saldırıda kullanılan silahın ABD yapımı bir Tomahawk füze olma ihtimalinin yüksek olduğunu analiz etti. Okul yıllar önce IRGC üssünden fiziksel olarak ayrılmış; hatta ayrı bir giriş bile oluşturulmuştu ve 2025 Aralık tarihli uydu fotoğraflarında çocukların spor alanında top oynadığı bile görülmüştü. Yine de ABD askerleri okulu askeri tesisin bir parçası olarak görüp saldırdı.
BM İnsan Hakları Yüksek Temsilcisi Volker Türk, bu hava saldırısının “uluslararası insancıl hukuka uyulup uyulmadığına ilişkin ciddi kaygılar” bulunduğunu söyledi. BM sözcüsü Ravina Shamdasani ise şunları dedi: “Bu saldırı, manşetlerden düşen ve öncelik olmaktan çıkan bir başka korkunç olay haline gelmemeli. Sorumluluğun belirlenmesi gerekir.”
ABD Quaker Yardım Servisi (AFSC), bu savaşın maliyetini şöyle hesapladı: savaş maliyeti yaklaşık 65 milyar dolar; günde 220 milyon dolar. Bu tutar, her gün 3.300 öğretmene bir yıllık maaş ödenmesine eşit. Minab’daki 168 çocuğun hayat boyu eğitim görebileceği bir para olurdu—ABD’nin her gün harcadığı savaş masrafının yalnızca birkaç yüzdesiyle.
Dünyanın medyası ve vatandaşları Trump’ı eleştiriyor. Elbette eleştirmeli. Savaşı emreden en üst komutan o ve 168 çocuğun ölümünden doğrudan sorumlu.
Ama Trump’ı sadece koninin tepesine koyup görürsek, koninin tabanını—onu ayakta tutan devasa tabanı—kaçırırız.
Jeffrey Sachs şöyle uyardı: “ABD’de hâlâ emperyal bir zihin dünyası (imperial mindset) var ve bu, yeni gerçekliğe uyum sağlamayı engelliyor.” İran savaşının ABD’nin müttefiklik düzenini dağıttığını analiz ederken, bu savaşın kökünün kişisel değil yapısal emperyalizmde olduğunu özellikle vurguladı. Monthly Review’un analizi “The Trump Doctrine and the New MAGA Imperialism” ise daha da açık konuşuyor: “Trump’ın ulus-devlet emperyalizmi stratejisi, MAGA takipçilerinin gerici bakış açısıyla tamamen örtüşüyor. Onlar emperyalizme ve militarizme karşı değiller.”
Bu cümleyi bir kez daha düşünün. MAGA takipçileri emperyalizme karşı değil. Onlar emperyalizmi istiyor. Yalnızca o emperyalizmin “Amerika için” olmasını istiyorlar. İşte Amerika Önce’nin özü bu. Emperyalizmin demokratikleştirilmesi. Halkın kendi elleriyle imparatorluğun bayrağını salladığı, insanlık tarihinin en kurnaz hegemonya ideolojilerinden biri.
‘Amerika Önce’ yaşadığı sürece, Trump görevden alınsa da, hapse girse de, tarihin çöp kutusuna atılsa da; ikinci bir Trump çıkar. Üçüncü bir Trump çıkar. İsmi değişse de kukla aynı sıraya bağlanır, aynı dansı eder.
2003’te Irak’ı işgal eden Bush’tu. 2026’da İran’ı işgal eden ise Trump’tı. 23 yıllık bir zaman farkıyla, farklı isimdeki bir başkan, aynı ideoloji üzerinde, aynı işi yaptı. Gerekçeler farklı ama yapı aynı. Kitle imha silahları (WMD) ‘yakın tehdit’ kılığında değişti; senaryo aynen duruyor.
E-International Relations’ın makalesi, ‘Amerika Önce’nin kaderini ABD’nin içki yasağına (Prohibition) benzetiyor. İçki yasağı ABD toplumunun belirli bir döneminde büyük bir momentum kazandı; sonunda ise kendi çelişkileri yüzünden çöktü. Yazar, “geri kalan insanlık—yani ‘Amerika Önce’ tarafından otomatik olarak ikinci sınıf önceliğe (second priority) itilen herkes—Trump ve Trumpizm bu yasağa dair momentumunu tüketene kadar beklemek zorunda kalacak” diye yazıyor.
Beklemek mi? Beklerken Minab’daki çocukları kim diriltecek?
FPIF’in analizi şöyle sonuca varıyor: “Kongre ile Birleşmiş Milletler’in irade eksikliği ve yürütme kapasitesinin zayıflaması, ABD ve İsrail’in yıkıcı yeni bir savaşı başlatmasını engelleyemedi. Yürütme kapasitesindeki eksiklik, toplumsal hareketler ve sivil toplumun—ABD’nin içinde ve dünyanın her yerinde—ayağa kalkıp kendi hükümetlerini fiilen hukuka uymaya zorlaması gerektiği anlamına geliyor. Böyle halk hareketleri olmadan, güçlüden hesap soracak kimse yok.”
Dünyanın dikkat etmesi gereken şey Trump’ın Twitter hesabı değil. Dünyanın bastırması gereken şey de Trump’ın siyasi yaşamı değil.
‘Amerika Önce’ fikri bizzat ideolojinin kendisi.
Bu, tek bir ülkenin iç meselesi değil. 168 çocuğun öldüğü o anda bu, tüm insanlığın meselesi oldu. BM Antlaşması’nın 2. maddesinin 4. fıkrası tek bir daktilo karakterine dönüştüğü anda, bu artık uluslararası düzenin varlık-yokluk sorunu haline geldi.
Trump’ı suçlamak kolay. Onun narsisizmini alaya almak, sözlerinin yanlışlarını meme’e dönüştürmek ve onun çekilişini beklemek dünyanın en rahat eleştirisi.
Ama bu, bir tiyatro sahnesinde kukla bebeğin burnunu şak diye vurmak gibi. Seyirci güler; fakat bir sonraki gösteride aynı kukla—ya da başka adı olan bir kukla—aynı replikleri yeniden söyleyecektir. İpi tutan el değişmediği sürece.
Amerikan istisnacılığı 200 yaşında bir virüs, ‘Amerika Önce’ ise o virüsün 2020’li yıllardaki mutasyonudur. Bu mutasyon Minab’daki çocukları öldürdü, Hürmüz Boğazı’nı tehdit etti ve uluslararası hukuku bir mendil kâğıdına çevirdi.
Noam Chomsky’nin sözlerini ödünç alırsak: “İstisnacılık tüm büyük güçlerin elinde bulunan bir kavramdır ve hep yanlıştır.” ABD de istisna değil. ‘İstisnacılığın istisnası’ da yok.
Jeffrey Sachs’ın sözlerini ödünç alırsak: “Bu, 1945’ten bu yana görülen en açık faşizmdir.”
Ve bu faşizmin yakıtı Trump’ın beyni değil. MAGA şapkası takıp “USA! USA!” diye bağıran on milyonlarca vatandaşın—kendi kendiliğinden taşıdığı “biz en iyisiyiz” ilksel kesinliğin—onu besleyen şeyin adı bu.
Minab’daki çocuklar kalem tutuyordu. ABD ise Tomahawk’ları havaya fırlattı.
Biz yalnızca o Tomahawk’ları atan eli izlediğimiz sürece, aynı el—başka bir isimle, başka çocuklara—yeniden Tomahawk fırlatacaktır.
İpi kesmeliyiz. kuklaya ait olan ipliği değil.
‘Amerika Önce’ bir iptir.
Kaynakça
Pew Research Center, “Americans Broadly Disapprove of U.S. Military Action in Iran” (2026.3.25)
UNICEF, “Child casualties rise amidst deepening Middle East conflict” (2026.3.11)
Amnesty International via ReliefWeb, “Those Responsible for Deadly and Unlawful US Strike on School” (2026.3.16)
OHCHR, “UN experts denounce aggression on Iran and Lebanon” (2026.3)
CNN, “Iran school strike: Analysis suggests US was responsible” (2026.3.6)
Jeffrey Sachs, Democracy Now! röportaj (2026.3.13)
FPIF, “The U.S.-Israeli War on Iran Is Illegal” (2026)
E-International Relations, “America First, Humanity Second” (2025.11)
CFR, “Trump’s ‘America First’ Rhetoric Masks a Neo-Imperialist Streak” (2026)
Restad, H.E., “Whither the ‘City Upon a Hill’?” Texas National Security Review (2019)
Nayak & Malone, “American Orientalism and American Exceptionalism” International Studies Review (2009)
Ceaser, J.W., “The Origins and Character of American Exceptionalism” American Political Thought (2012)
Noam Chomsky, Truthdig üzerinden, “Exceptionalism Is Always Wrong”
Washington Post, “After Iran, international law no longer fits reality” (2026.3.5)

