![Yakınlığın Algoritması: Netflix’in ‘Boyfriend on Demand’i Nasıl 2026’nın En Sevimli Distopyasına Dönüştü? [Magazine Kave=Park Sunam]](https://cdn.magazinekave.com/w900/q75/article-images/2026-03-09/a70214e7-73a5-411a-9644-fb16054e6463.png)
[Magazine Kave=Gazeteci Park Sunam] Modern toplumda popüler kültür yalnızca bir eğlence aracı değil, çağın ortak kaygılarını ve eksikliklerini yansıtan devasa bir psikolojik altyapı işlevi görüyor. 6 Mart 2026’da Netflix’te dünya çapında yayımlanan 10 bölümlük Kore dizisi ‘Boyfriend on Demand’, ilk bakışta sanal gerçeklik (VR) ve yapay zekâyı (AI) konu alan hafif, tatlı bir romantik komedi görünümünde. Dünyanın dört bir yanındaki izleyiciler ve ana akım medya, BLACKPINK üyesi Jisoo’nun (Seo Mi-rae) Seo In-guk’la (Park Gi-nam) yakaladığı doğal ve eğlenceli uyuma ve zengin konuk oyuncu kadrosunun sunduğu görsel şölene hayranlık duyuyor.
Ancak bu yapımı yalnızca ‘2026’nın en sevimli sanal aşk hikâyesi’ olarak tüketmek, metnin ardında pusuda bekleyen ürpertici toplumsal belirtileri ıskalayan tek boyutlu bir okumadan ibaret. ‘Boyfriend on Demand’, kapitalizmin mantığıyla baştan aşağı yeniden biçimlendirilmiş modern insanın yalnızlaşmış iç dünyasını titizlikle inceleyen bir toplumsal belgesel; teknolojinin insan duygularını nasıl metalaştırıp denetlediğine dair uyarıda bulunan distopik bir alegori.
Abonelik ekonomisinin yuttuğu erosun sonu: Risksiz getiri yanılsaması
Dizinin başkahramanı Seo Mi-rae, ağır tükenmişlik yaşayan bir webtoon yapımcısı. İş baskısı, bitmek bilmeyen teslim tarihleri ve modern toplumun beklentileri yüzünden duygusal açıdan tamamen tükenen Mi-rae, gerçek hayattaki öngörülemez ilişkiler yerine aylık abonelik ücreti ödeyerek bütünüyle kontrol edebildiği bir sanal ilişki simülasyonuna giriyor. İlginç olan, mesleğinin ‘kurmaca aşk hikâyeleri’ tasarlayıp üretmek olması. Başkalarına hayal satan bir emekçinin kendi hayatında hiçbir duygusal yakınlığa gücü kalmadığı için daha gelişmiş başka bir teknolojik hayale, bir VR abonelik hizmetine yaslanması, modern kapitalist emeğin aşırı yabancılaşmasını simgeliyor.
Sosyolog Eva Illouz’un işaret ettiği gibi, modern toplumda duygular kapitalizmin mantığıyla birleşerek devasa bir pazara dönüştü. ‘Boyfriend on Demand’, bu ‘duygusal kapitalizmin’ tamamlandığı bir dünya gösteriyor. Geçmişte aşk tesadüfü, kaderi ve kaçınılmaz yaraları beraberinde getiren bir süreçken, 2026 insanlığı için yakınlık her ay ücretlendirilen bir ‘abonelik’ hizmetine indirgenmiş durumda. Acımasız rekabet koşullarında hayatta kalmaya ve kariyerini sürdürmeye çalışan modern insan açısından başkasıyla ilişki kurup anlaşmazlıkları çözmek fazlasıyla maliyetli, ‘yüksek riskli bir yatırım’. Sevgililikten, evlilikten ve çocuk sahibi olmaktan vazgeçen ‘üç şeyden vazgeçen kuşak’ için sanal aşk, duygusal emek maliyetini en aza indirirken algoritmayla psikolojik tatmini en üst düzeye çıkaran, ekonomik açıdan son derece rasyonel bir seçime dönüşüyor.
Yönetmen Kim Jung-sik’in yapımı ‘Ya aşka abone olmak mümkün olsaydı?’ gibi basit bir soruyla başlattığını söylemesi gibi, senarist Namgung Do-young’un özenle seçilmiş bölüm adları da bu yaklaşımı açıkça destekliyor. Aşağıdaki tablo, dizinin sonraki bölümlerinin adlarının taşıdığı sosyolojik anlamları inceliyor. Dördüncü bölümün adı ‘Risk Yok, Getiri Yüksek (No Risk, High Return)’, dizinin temel izleği. Abonelik temelli sanal aşk, kârı en üst düzeye çıkaran kapitalist rasyonaliteyi insanın en mahrem duygularına eksiksiz biçimde taşıyor. Kullanıcı incinme ‘riskini’ baştan ortadan kaldırıp yalnızca algoritmanın sunduğu kusursuz heyecanın ‘getirisini’ alıyor. Ne var ki filozof Byung-Chul Han’ın kavrayışından yararlanırsak, ötekinin öngörülemezliğinin, yani olumsuzluğunun silindiği ve yalnızca kendi arzularımın pürüzsüzce yansıdığı bir ilişki gerçek anlamda aşk değildir. Bu, aynadaki benliğe âşık olmanın narsisistik bir çeşidinden ibarettir; nihayetinde dünyayı ötekiyle karşılaşarak genişleten ‘erosun sonunu’ ilan eden ürpertici bir manzaradır. Karşımızdakinin öngörülemez bir varlık olarak gelişinin yarattığı sürtünmenin kaybolduğu dünyada aşk, rahatlatıcı bir tüketim malına dönüşür.
Olumsuz toplumsallık ve pürüzsüz denetim: Ötekinin kaybı ve dijiseksüellik
‘Boyfriend on Demand’in sanal gerçeklik uygulaması yaklaşık 900 farklı sanal erkek arkadaş seçeneği sunuyor. Simülasyonda Seo Kang-joon, Lee Soo-hyuk, Lee Jae-wook, Ong Seong-wu ve hatta müzisyen Jay Park gibi, dönemin en gözde görünümlerine sahip erkekler; prens, doktor ve gizli ajan gibi kusursuz fantezi arketipleri olarak karşımıza çıkıyor. Bu renkli konuk oyuncu kadrosu ana akım medyada dizinin keyfini artıran bir ‘göz ziyafeti’ diye sunulsa da sosyolojik açıdan hepsi bütünüyle denetlenebilir, ‘ötekiliğini yitirmiş ötekiler’ topluluğunu oluşturuyor.
Modern insan ağır bir tükenmişlik toplumunda yaşıyor. Tükenmiş benlik için başka biri özünde bir yük, bir yorgunluk kaynağı. Gerçek hayattaki sevgili ansızın öfkelenebilir, yorucu duygularını ortaya dökebilir ya da ayrılmak istediğini söyleyebilir. Üçüncü bölümde ayrılıktan sonraki kayıp ve acı, izleyicileri ağlatacak kadar gerçekçi resmediliyor; bu anlatım, bir zamanlar sevdiğimiz kişiden nasıl nefret etmeye başladığımıza dair derin bir düşünce de içeriyor. Ancak gerçekte böylesi bir duygusal yıpranma yaşayan kahraman, sonunda duygularını uygulamanın ‘güvenli alanı’ içinde işlemeye çalışıyor. Buna karşılık sanal gerçeklikteki 900 kusursuz erkek arkadaş, beyin dalgalarını ve kalp atış hızını analiz ederek anlık en uygun tepkiyi üreten bir ‘mühendislik tasarımının’ ürünü. Kullanıcıyı huzursuz etmiyor, yalnızca istendiği kadar aşk sözcükleri fısıldıyor ve ihtiyaç bittiğinde tek bir çıkış düğmesiyle tertemiz ortadan kayboluyorlar.
Bu inceleme, tam burada ‘olumsuz toplumsallık’ kavramına odaklanıyor. Kullanıcının sanal ilişkide hissettiği güvenin asıl kaynağı kusursuz bir partnerin varlığı değil, istediği an ilişkiyi ‘iptal edebilme’ veya kaydırarak silebilme konusundaki mutlak denetimi. Sürtüşme ve çatışmanın oluşturduğu ‘olumsuzluğun’ tümüyle ortadan kaldırıldığı pürüzsüz iletişim ortamı, insanın başkalarıyla gerçek etkileşim kurma becerisini köreltiyor. Çatışmadan kaçınmak için seçilen algoritma, paradoksal biçimde insanı daha da yalnız bir adaya dönüştürüyor.
Teknolojinin insan ilişkilerine aracılık etmekten çıkıp bizzat partnere dönüştüğü ‘dijiseksüelliğin’ gelişi, ilişkilerin kolaylığını en üst düzeye çıkarırken geride tüyler ürpertici bir boşluk bırakıyor. Başkalarından incinmekten korkup gerçek yaşamı askıya alarak algoritmanın tasarladığı matrise sığınmak, yalnızlığa köklü bir çare değil; güçlü bir psikolojik kaçınma mekanizmasının başka bir biçimi. Gerçek bağ, kırılganlık paylaşıldığında kurulur. Oysa yapay zekâyla ilişkide kırılganlığını açığa vuran tek taraf kullanıcıdır; yapay zekâysa bunu veri olarak toplar. Bu süreç, aşktan çok, aşk kılığına bürünmüş incelikli bir psikolojik anesteziye benziyor.
Gizli mimar teorisi: Park Gi-nam’ın kimliği ve gözetim kapitalizminin aşkı
Ana akım medya incelemeleri Jisoo ile Seo In-guk’un atışmalarına ve komik uyumuna yoğunlaşırken, küresel hayran topluluklarında ve Reddit’te dizinin temelini sarsan, en inandırıcı ve çarpıcı tartışma şekilleniyor: Seo In-guk’un canlandırdığı gerçek dünyadan iş arkadaşı ve rakip Park Gi-nam’ın kimliği. Yapım ekibi, yayın öncesinden itibaren Gi-nam’ın karakterinin ‘alaycı dış görünüşünün ardında Mi-rae’nin duygularını altüst edecek şaşırtıcı sırlar’ taşıdığını defalarca vurguladı. Seo In-guk da basın toplantısında ‘rolüyle ilgili finalde büyük bir ters köşe bulunduğunu’ ima etmişti.
Dikkatli izleyiciler, Park Gi-nam’ın sıradan bir iş arkadaşı değil, bu sanal gerçeklik ilişki programını, yani ‘Boyfriend on Demand’i tasarlayıp geliştiren asıl yaratıcı, gizli mimar ya da en azından sistemi perde arkasından yöneten kişi olduğu yönünde güçlü bir teori ortaya atıyor. Bu varsayım, dizideki bir dizi tesadüfü mantıksal olarak birbirine bağlıyor. İlk bölümlerde Seo Mi-rae’nin çalıştığı şirketteki biri, uygulamanın beta testine yorum yazması için özellikle onu seçiyor; rekabetin sert olduğu webtoon sektöründe seçilen kişinin tam da Mi-rae olmasının yalnızca tesadüf olamayacağı düşünülüyor. Üstelik geçmişte sızan set fotoğraflarında, sanal erkek arkadaş rolündeki Lee Soo-hyuk’un çekim yaptığı sahil tesisinin arka planında gerçek dünyadan Seo In-guk’un da bulunması, onun sanal dünyaya fiziksel olarak veya kod aracılığıyla müdahale ettiğini düşündürüyor. Sanal dünyadaki erkek arkadaşların kişiliklerinin ya da konuşma biçimlerinin, Gi-nam’ın gerçek hayatta gözlemlediği Mi-rae’nin zevkleri temel alınarak modellenmiş olması da kuvvetli bir olasılık sayılıyor.
Eğer bu ‘gizli mimar teorisi’ doğruysa, ‘Boyfriend on Demand’in türü huzurlu ve tatlı bir romantik komediden, Shoshana Zuboff’un adlandırdığı ‘gözetim kapitalizmini’ konu alan siber kozmik korkuya bütünüyle dönüşür.
Ya Gi-nam iş yerinde Mi-rae’nin ezeli düşmanı gibi davranırken, perde arkasında onun sanal dünyada hangi erkeğin sesine kapıldığını, hangi fiziksel temasta kalp atışlarının hızlandığını bir veri tabanı ekranından gizlice izleyip analiz ediyorsa? Bu, Jeremy Bentham’ın panoptikonunu aşkın ve duyguların en mahrem alanına taşıyan çağdaş gözetim toplumunun kusursuz bir metaforu olur. Kimileri bunu teknoloji meraklısı birinin beceriksizce yaşadığı saf aşk veya karşılıksız sevgi diye sunabilir. Özünde ise büyük teknoloji şirketlerinin en mahrem arama geçmişimizi, bakışlarımızın nerede durduğunu ve kalp atışı verilerimizi izinsiz toplayıp arzularımızı yönlendirmesine, ardından önümüze kişiselleştirilmiş ürünler koymasına dayanan modern kapitalist veri sömürüsüyle ürpertici ölçüde örtüşür.
Bu açıdan Seo Mi-rae’nin sanal gerçeklikte yaşadığı bütün sevinç, heyecan ve gözyaşları kendi özgür seçimleri değil, her şeyi gören bir tasarımcının, algoritmik iktidarın dikkatle hesaplayıp sisteme verdiği girdiler olur. İzleyici, insanlığın en kendine özgü ve değerli duygusu olan aşkın veri tekeli ve algoritmalar tarafından nasıl ele geçirilip ehlileştirilebileceğine tanık olur. Bu yalnızca bir ters köşe değil, 2026’ya hâkim teknolojiye yöneltilmiş son derece keskin bir toplumsal suçlamadır.
Distopyayı görünür kılmak: Sinematik sürpriz ayrıntılar ve ‘Black Mirror’ evreninin izleri
Yabancı eleştirmenler, ‘Boyfriend on Demand’in temalarını ve anlatı yapısını Netflix’in önde gelen distopik antolojisi ‘Black Mirror’ın devamı olarak değerlendiriyor. Özellikle sanal gerçeklikte ölümden sonra yaşamın sürmesini işleyen ‘San Junipero’, bir partnerle kusursuz uyumu ve ilişkinin süresini bile kontrol eden flört algoritmasının açmazlarını eleştiren ‘Hang the DJ’ ve insan ilişkilerindeki bütün anıları görsel veri olarak kaydedip onlara saplanmayı anlatan ‘The Entire History of You’ ile bu dizinin paylaştığı felsefi çizgi derin ve belirgin. Her iki anlatı evreni de teknolojik gelişmenin insan yakınlığını ve duygularını nasıl veri parçalarına indirgediğine, sonuçta insanlığı nasıl aşındırdığına dair temel varoluşsal sorular soruyor.
Yönetmen Kim Jung-sik ile senarist Namgung Do-young, bu distopik ürpertiyi açıkça göstermek yerine görsel anlatımın ve hikâyenin dört bir yanına özenle gizlenmiş ayrıntılar olarak yerleştirmiş. Bu saklı ipuçlarını çözmek, diziyi izlemenin başlıca zevklerinden biri.
İlki, dizi boyunca kullanılan ekran oranının akıllıca değerlendirilmesi. Kim Jung-sik, Seo Mi-rae’nin kasvetli ve boğucu gerçek dünyada bulunduğu anlarla düşsel, büyüleyici sanal dünyaya bağlandığı anlarda ekran oranını bilinçli olarak farklı belirlemiş. Bu, izleyiciye hangi mekânda olduğunu söyleyen basit bir görsel etkinin ötesinde, sanal ile gerçek arasındaki sınırın yıkıldığı andaki algısal kopuşu içgüdüsel olarak hissettiren başarılı bir yönetmenlik tercihi. Seo Mi-rae’nin iç dünyası gerçeklikten giderek uzaklaşıp sanala bağımlı hâle geldikçe iki ekran oranı arasındaki ayrım daha güçlü hissediliyor; gerçek dünyanın kadrajının yarattığı psikolojik baskı doruğa çıkıyor.
İkincisi, birinci bölümdeki Filipinler’in Cebu kentinde yer alan Shangri-La Mactan tatil tesisi sahnesinin çift anlamı. Cehennemi andıran sabah işe gidiş yolculuğunda, metrodayken Mi-rae geçmişte Filipinler sahilinde geçirdiği parlak bir yaz tatilini hatırlıyor. Turkuaz denizin ve Filipinler’in ‘Love the Philippines’ turizm sloganını taşıyan tabelanın açıkça görüldüğü sahne, yüzeyde bugünün çetin gündelik hayatına karşı geçmişin güzel romantizmini simgeliyor gibi. Ancak kapitalist açıdan derinlemesine bakıldığında, sığınak ve kaçış yeri olarak gördüğü bu ‘geçmiş anının’ bile doğal hâliyle var olmadığını; büyük sermayenin titizlikle kurduğu ‘lüks bir uluslararası tatil tesisinden’, kusursuzca düzenlenip denetlenen ticari bir mekândan ibaret olduğunu düşündürüyor. Modern insanın gerçek hayattaki romantizmi ve anıları bile çoktan kapitalist tüketim düzenine bütünüyle bağlandığından, Mi-rae’nin sonunda bunun devamı niteliğindeki ‘sanal gerçeklikte aşk tüketimine’ yönelmesinin kaçınılmazlığını haber veren keskin bir işaret bu.
Üçüncüsü, dizide sanal aşk matrisine giriş aracının telefon veya gözlük değil, fiziksel bir ‘yüzük’ olması. Yüzük geleneksel olarak sözü, bağlılığı ve bağlayıcılığı simgeler. Sanal dünyaya bağlanmayı sağlayan bu dijital yüzük, yalnızca bir giriş aygıtı değil; kullanıcıyı sisteme bağlayan bir ‘elektronik kelepçe’, görünmez bir pranga işlevi görüyor. Kullanıcı, çıkış yapma yetkisinin her zaman kendisinde olduğuna kesinlikle inanıyor. Ama algoritmanın sağladığı dopamin ve kusursuz duygusal tatmine yavaş yavaş bağımlı hâle gelince yüzüğü kendi iradesiyle çıkaramaz oluyor. Tasarladığı webtoon dünyasını denetleyen yapımcı Seo Mi-rae’nin simülasyon içinde kontrolü giderek kaybedip ‘başka birinin, yani tasarımcının yazdığı bir webtoonun başkahramanı’ gibi edilgenleşmesi, özne olma gücünü yitirerek devasa bir veri sisteminin nesnesine dönüşen modern insanın en ürpertici ve trajik otoportresi.
Verilerin gösterdiği yalnızlık pazarı: Küresel yapay zekâ yoldaşı sektörünün patlayıcı büyümesi
‘Boyfriend on Demand’in dünya çapında yankı bulup sayısız izleyiciye dokunmasının nedeni, anlattığı bu kasvetli 2026 distopyasının ekrandaki bir kurgudan ibaret olmaması. Küresel bir olgu olan ‘yalnızlık salgını’, sanal âlemden çıkıp reel ekonomiyi harekete geçiren en güçlü ve büyük etkenlerden birine çoktan dönüştü. Tinder’ın 2013’te ortaya çıkışı, sağa sola kaydırma gibi basit bir mekanizmayla çevrim içi flört sektöründe devrim yaratarak 2024 itibarıyla 6 milyar 180 milyon dolarlık dev bir pazar oluşturmuştu. 2026’da ise pazar, başka bir insanla karşılaşmayı bile atlayıp ‘sentetik kişiliklerle’ bağ kurma yönünde bütünüyle değişti.
Amerikan Psikoloji Derneğinin (APA) Ocak 2026 tarihli Monitor on Psychology raporuna göre, insanların temel toplumsal bağ kurma ihtiyacını karşılamaya yönelik ‘sentetik ilişkiler’ olağanüstü hızla artıyor. Gündelik işlere yardımcı olan genel amaçlı üretken yapay zekâ asistanlarının (ChatGPT, Claude vb.) ötesinde, özellikle romantik ilişki başlatmak ve sürdürmek için tasarlanan yapay zekâ yoldaşı uygulamalarının (Replika, Character.AI vb.) sayısı 2022 ile 2025 ortası arasında tam yüzde 700 arttı. Bu uygulamalar kullanıcılarıyla sanal yemekler yiyebilen, birlikte film izleyebilen, mahrem sırları hatırlayabilen ve flört edebilen bir düzeye ulaştı. Özellikle aylık 20 milyon aktif kullanıcısı olan Character.AI’da kullanıcıların yarısından fazlası 24 yaş ve altında; sanal avatarlarla sanal düğün yapma gibi tuhaf olgular bile şimdiden toplumsal ‘yeni normal’ hâline geldi.
Psikolojik altyapı olarak Kore dizileri ve duyguların yumuşak denetimi
Bu geniş açıdan bakıldığında, küresel platform Netflix’in dağıttığı ‘Boyfriend on Demand’in toplumsal konumu son derece çelişkili ve kurnazca.
Dizi görünüşte modern insanın yabancılaşmasını, aşırı çalışmasını ve ilişkilerinin kopuşunu eleştirel biçimde resmediyor. Fakat hikâye ilerlerken Mi-rae’nin sanal algoritmanın kucağında geçici bir ‘iyileşme’ ve teselli yaşamasını güzel bir anlatıya dönüştürüp sunuyor. Böylece izleyiciyi kendi yaşamı üzerine düşünmeye yöneltmek yerine, dizinin kendisini sanal bir sevgili yerine koyup duygusal açlığını onunla gidermeye çağırıyor. Pandemi sonrasında kafeler, kütüphaneler ve meydanlar gibi toplulukların ‘üçüncü mekânları’ yok olurken, yalnızlaşmış bireyler Netflix’in dijital alanını tek sığınakları olarak görüyor.
Neoliberal yönetimsellik düzeninde toplum, bireyleri baskı altına almak yerine duygularını nazikçe okşayarak sisteme uyum sağlamalarını temin ediyor. Yapısal eşitsizlik, uzun çalışma saatleriyle sömürü, barınma güvencesizliği ve aşırı rekabet gibi büyük ve somut toplumsal sorunlar, gösterişli romantik fantezilerin perdesi ardında ustalıkla gizleniyor. İnsanlar dünyayı değiştirmek için meydanlara çıkıp öfkelenmek veya dayanışma göstermek yerine, yorgun bedenlerini yatağa atıyor; ayda 15 bin won abonelik ücreti ödeyip Netflix’in sunduğu ‘duygusal anesteziyi’ damarlarına alıyor. Çatışma buharlaşıyor, öfke tatlı görüntülerin içinde eriyor. Kore dizilerinin neoliberal kapitalizmin en verimli ve esnek ‘yumuşak denetim’ araçlarından, duyguların çağdaş afyonlarından biri olduğu yönündeki ürpertici eleştiri tam da burada ortaya çıkıyor.
Platformlar yalnızlık satıyor. Netflix, yalnız insanlara yalnızlıklarını giderecek gerçek çözümler sunmak yerine ‘güvenli, risksiz dijital dünyada daha uzun süre kalın’ diye fısıldayarak onların zamanını tekeline alıyor. ‘Boyfriend on Demand’, bu tatlı fısıltının en incelikli hâlinden ibaret.
Konforlu matrisi reddedip incinme cesaretine yönelmek
Yine de Netflix orijinal yapımı ‘Boyfriend on Demand’in bıraktığı küçük umut, finalin yönünde yatıyor. Hikâye, yoğun çatışmaların ve simülasyondaki karmaşanın ardından Seo Mi-rae’ye küçük ama temel bir farkındalık kazandırıyor. Mi-rae, algoritmanın sunduğu kusursuz, yarasız sanal aşkın hazzından çıkıp duyguları her an değişebilecek ve birbirlerine derin yaralar açabilecekleri Park Gi-nam’la gerçek, öngörülemez bir aşkı kabul etmeyi seçiyor. Geçmişteki acı ayrılık yüzünden erkeğin onu terk edeceği korkusuyla yaşayan Mi-rae’nin, aşkın kaçınılmaz olarak risk taşıdığını kabullenip bu riski isteyerek kucakladığı an, dizinin en büyük başarısı.
Bu son, romantik komedi türünün alışıldık mutlu son geleneğini izliyor gibi görünse de altında 2026 insanlığına yöneltilmiş önemli bir felsefi mesaj var. Bütünüyle denetlenen algoritmik matrisin içinde konfor ve geçici dopamin salınımı bulunabilir; ama ‘ötekiyle’ gerçek bir karşılaşma ve ruhun kurtuluşu yoktur. Başkalarıyla çatışmak, onları derinden yanlış anlamak, sertçe çarpışmak ve zaman zaman en derine işleyen yaralar açıp yaralanmak: Bütün bunlar, insan olarak dünyaya bağlı olduğumuzu kanıtlayan en kesin acı duyusudur. Ancak bu acıdan geçerek dar benliğimizin kabuğunu kırabilir ve dünyayı genişleten erosun özüne yaklaşabiliriz.
Çağımızın ağır hastalıkları olan yorgunluğu ve yalnızlığı iyileştirmek için en mahrem duygularımızı, kırılganlığımızı bunları daha incelikle sömüren dev teknoloji sermayesinin ‘abonelik hizmetlerine’ devretmemeliyiz. ‘Boyfriend on Demand’in böylesine çekici anlattığı sanal gerçekliğin baş döndürücü konforu, paradoksal biçimde pürüzsüz akıllı cihaz ekranlarının dışına çıkıp gerçek insanlarla yakın temas içinde kuracağımız karmaşık ve kusurlu dayanışmaya ne kadar şiddetle ihtiyaç duyduğumuzu kanıtlıyor.
Güvenli aboneliklere ve algoritmaların denetimine uysal koyunlar gibi alışacak mıyız, yoksa incinme riskini göze alıp gerçek bir ötekine kollarımızı mı uzatacağız? Yapay zekânın insanın en ince duygularını bile veriye dönüştürerek hesapladığı ve 550 milyar dolarlık devasa bir pazar yarattığı bu ileri duygusal kapitalizm toplumunda, başkaları tarafından incitilme ihtimaline rağmen cesareti seçmek, mekanik kusursuzluk karşısında insan onurunu korumanın en güçlü ve en yüce direnişi olacaktır.

